Halil Rıfat Paşa , demiş ki:
“- Gidemediğin yer senin değildir.”
Bu sözü, sadece Karayolları Teşkilatı benimsemiş ve kullanmıştır.
Oysa ki,bu manadan daha önemlisi,manevi yolları açan şu gerçektir:
GİREMEDİĞİN GÖNÜL SENİN DEĞİLDİR!
Gideceğimiz yerler sadece maddi , şekli olanlar değildir.Asıl manevi olanlardır.Manen gideceği yere varamayanlar , maddeten hiç varamazlar.
Gideceği yeri , iç dünyasına kodlayamamış olan, hedefine asla ulaşamaz.
Hatta manen gideceği yeri olmayanların , maddeten de gidecekleri yeri olmaz;hiç olmaz. En hızlı vasıtalar , en sağlam araçlar onları hiç bir yere götüremez.
Çünkü manevi hedeflerini kaybedenler , maddi hedeflerini de yitirirler.Gidecekleri yer kalmaz.Onlar gitmezler, götürülürler.Hatta sadece sürüklenirler.
Bu sebeple, en acınacak insanlar , araçsızlık yüzünden yolda kalanlar değil , araçları olup da gidecekleri yeri olmayanlardır.
Gitmek, gövdeye değil , gönüledir.
Gittiğiniz yerde gönülsüz bir gövde bulacaksanız , varışınız da boşunadır.
O zaman ,gittiğiniz yere ulaşamazsınız, sadece varmış olursunuz.
Varmış olmak vuslata ermiş olmak değildir.
Vuslat , gönüle varmaktır.Sevgi dolu bir gönüle ulaşmaktır.
Vuslat gönül işi olduğu için , varmak da gövdeyle olmaz , gönülle başarılır.Bu sebeble , gönül varışlarının vasıtaya ve maddeye ihtiyacı olmaz.
Biri kuzeyde , diğeri güneyde iken de, bir ve beraber olabilirler.Mesafeler, birliğe , buluşmaya , kavuşmaya asla engel olamaz.
Bir olan gönüllerin arasına kilometreler giremez;en uzak gurbet bile ayıramaz onları, unutturamaz.
Asıl mesafe , asıl uzaklık, yanı başındakini unutturanıdır.
“-Dizimin dibindeki,Yemen’de; Yemen’deki de dizimin dibindedir”,der Mevlana...
Göremediğin gönülden ırak olursun.
Gönül görmek diye bir çaba var mı hayatımızda?
Giremediğin gönüle eremezsin.
Hiç olmazsa, yanı başınızdakilerin gönüllerinde misiniz? Yanı başınızdakiler gönlünüzde mi?
Aynı dili konuşanlar değil,aynı gönlü paylaşanlar anlaşırlar.
Büyük bir üzüntüyle ifade edeyim ki,aynı evde yaşadığı halde, ayrı olanlar vardır.Çünkü, yakınlık manevi varlığımızla sağlanır.Gövdelerin yakınlığı ile gerçek yakınlık yakalanamaz.Kafa ve kalp uyuşması,insanı yakından daha yakın eder,hatta tekleştirir.Böylesine bir ve beraber olmuşları,hiçbir şey ayıramaz.Hiç bir mesafe aralarına giremez.
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül sohbet ister , kahve bahane...
Can Yücel bir şiirinde ,bizi birbirimizden ayıran mesafeyi şöyle açıklıyor:
En uzak mesafe ne Afrika’dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri
Işıldayan…
En uzak mesafe
İki kafa arasındaki
Mesafedir,
Birbirini
Anlamayan…
…………………………………………………………………
Özellikle ,hanımların bir hususa çok dikkat etmeleri gerekir.Sevgi ve şefkat kahramanı oluşları, hanımları samimiyette ve saflıkta derinleştiriyor.Bu sebeble de kolay aldatılıyorlar , çabuk atlatılıyorlar.
Mesela, Bey’i sabahleyin onu kırıp gitmiştir.Akşam elinde bir kırmızı gül ile döndüğünde, mesele halloluyor.Bu bir Avrupa kolaycılığıdır. ,işi basitleştirmektir ve biraz da maddeciliktir.Bu yüzden de,Batılı psikologlar,hanımların bu saflığını kullanmayı çok tavsiye ederler.Özetle derler ki, “Karınızı kırdıysanız zararı yok;onların saf ve zayıf taraflarını kullanıp durumu düzeltebilirsiniz.Mesela kırmızı güle dayanamazlar.”
Hanımefendiler,dikkat edin , eğer eşiniz gönlünü bir gül haline getiremediyse , elindeki gülü ciddiye almayınız.Önce gönlünü gülleştirsin , sonra da eline gül alsın.Ancak o zaman, gönlünün temsilcisi olarak gül işe yarar ve anlam kazanır.Yoksa,gönlü gülleşmemiş adamın elinde gül,ne kadar da anlamsız ve iğreti durur..
Ama gül,hiç bir zaman , duygusal derinliği ziyade olan hanımları kandırmaya yönelik bir fonksiyon icra etmemelidir.Bu durum güle layık görülmemelidir.Çünkü o Muhabbet-i Resulullah’ın (s.a.) temsilcisidir.
“-Madem çaresi bu kadar kolay,bir dahaki sefere de, rahatlıkla kırabilirim” deme cesaretini vermemelidir.
“-Bütün mesele bir gül ise,işim kolay” diye düşünüyor adam , kırmamaya dikkat etmiyor.
Peki ben bunu nereden biliyorum?
Bana bunu beyler anlatıyorlar, sanki önemli bir marifetmiş gibi , hem de ballandıra ballandıra açıklıyorlar:
Hocam , “Bizde kavga uzun sürmez.Her şey bir kırmızı gülün ucundadır.Hemen sorunu çözerim” diyorlar...
Her şey bir kırmızı gül kadar ucuz ve kolay olmamalı.Her şey , bin bir emekle, sevgisi bereketlendirilmiş bir gönülle halledilmelidir.
Yüreğin,sevginin renkleriyle bin bir çeşit yediveren güle döndüyse , varsın elinde bir gül bulunmasın.
Gül müsün kardeşim , elin gülsüz de olur.
Gönlün gülleşmişse,o yeter bana.
Geldiğin yer gülüyorsa
Seni gören gönül eğer
Gülistana dönüyorsa
Ne mutlu sana...
(Sen gül olmuşsan,gülden sana ne?
Bırak o kalsın dalında …
Üstelik,gülleşmiş gönülün dikeni de yoktur.
Ne batar,ne kanatır,
Hep cana can katar…
Hep mutluluk ve huzur sunar…
VEHBİ VAKKASOGLU VE YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VEHBİ VAKKASOGLU VE YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım 2010 Pazartesi
HAC, UMRE ve KABE ÜSTÜNE
Her Müslümanın içinde büyük bir hasret konusudur Kabe aşkı… Gören bir daha görmenin iştiyakıyla yanar; görmeyen düşünü görür, ne yapıp edip ulaşmaya çalışır.
Kabe, bütün camilerin merkezi, temsilcisi ve annesidir. Gözlerin ve gönüllerin hedefidir. Allah’ın evi, varlık ve birliğinin simgesidir ki, onun etrafında aşkla dönen mü’minler iman tazelerler ve tazelenirler.
Bazı gönül ehli gitmeden gider, hasretiyle yana yakıla rengine boyanır ve gitmiş gibi olurlar. Bazı gönülsüzler de, gittikleri halde gidememişlerdir. Zira Kabe’ye sırf gövdeyle gitmek mümkün değildir. Bahtsız bir kısım da, gidip hacı olur ama, hacı kalamaz. Bu kalamayışla da hacca, hacılığa ve hatta doğrudan doğruya dine, imana laf ettirirler.
Bu sebeple, “Hacı olmak kolaydır amma, hacı kalmak zordur” denilmiştir.
Bir kısım mü’min, hacla, umreyle arındıktan sonra, “Dünyaya bulaşmayayım” diye toplumun dışında kalmaya çalışır. Bir kısmı da, haccı ,umreyi ranta çevirir. Tabii ki ikisi de çok yanlıştır.
Kabe ziyaretinin ne anlama geldiğini idrak eden, bu sebeple de oradan melekleşerek dönen ve toplumun sevgilisi haline gelen gönül ehli çok şükür ki çoğalmaktadır. Bu güzel insanlar, Yunusça düşünür ve kalp kırmayı, Kabe yıkmaktan daha kötü bilirler. Bir gönül ziyaretini de Kabe ziyareti sayarlar.
Bizim ülkemizde, yıllar yılı Hac yasaklanmıştı. Hacca gidiş resmen engellenmişti ama, gönüllerdeki Kabe aşkı söndürülememişti.
O günlerde, “Kabe Arab’ın olsun
Çankaya bize yeter!” diye çılgınlaşan şairler vardı.
Halbuki Kabe, bu milletin kıblesiydi, mukaddeslerinin timsaliydi. Gözlerden silinse de, gönüllerden asla silinemezdi.
Böyle olduğu içindir ki, resmen yasaklanmış olan Hac ve Umre, fiilen önlenememişti. Bastırılması mümkün olamayan Kabe aşkıyla harekete geçenler, mayınlı sahalarda, canlarını tehlikeye atarak Beytullah’a yürümüşlerdi. Yayan yapıldak, bin bir tehlikeyi göze alarak, bazen sınırlarda kaçakcılık yapanlardan yararlanarak, bazen vicdanının sesini dinleyen jandarmaların insafına sığınarak gitmişler, bazen de mayın kurbanı olarak Kabe yolunda ölmüşlerdi.
Adeta, “Varamasam da, yolunda ölürüm ya!” diyen karınca gibi düşünüyorlardı.
İşte o cefakar insanlardan biri de Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt merhumdu. Alimdi, hatipti, hocaydı ve İstiklal Harbi gazisiydi. Mekke ve Medine düşman etkisine girmesin diye,hayatını ortaya koyarak, MM teşkilatını kurmuş ve İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasının önemli bir ayağı olmuştu.
Haccın yasaklandığı günlerin birinde, bir rüya gördü. Hem de ne rüya… Osmanlı dedelerimizin rüya demediği rüyalardan biriydi bu. Zira içinde Efendimiz (s.a.v) vardı.
Şöyle anlatır:
“-Koskocaman bir meydanda on binlerce insan toplanmıştı. İğne atılsa yere düşmeyecek denilen cinsten bir kalabalıktı bu. Yaklaştım ve bu müthiş kalabalığın sebebini sordum.
“-Efendimiz (s.a.v) teşrif buyuracak” dediler.
Ben de oradaki herkes gibi, büyük bir heyecanla gözümü gökyüzüne dikip Güzeller Güzeli’ni beklemeye başladım. Biraz sonra, gökyüzünden büyük bir el, nurlar saçarak yeryüzüne doğru uzandı ve gel gel der gibi açılıp kapanmaya başladı.
Yanımdaki insanlara, bunun ne demek olduğunu sordum. “Efendimiz (s.a.v) seni çağırıyor” dediler.
Heyecanım son haddine gelmişti.
“-Geleceğim Ya Resulallah, geleceğim inşaallah!” diye seslendim. Sevinç gözyaşlarım sel olmuştu ki uyanıverdim…
O zor günlerde Efendimiz’e (s.a.v) nasıl gidilirdi? Maddi yollar bütünüyle kapalıydı.
İşin içinden çıkamadım. Suriye sınırından kaçakçılarla anlaşıp geçip gitmek de içime sinmedi. Doğruca Ankara’nın yolunu tuttum. Emniyet Genel müdürü Rıfat Bey, benim Milli Mücadele günlerinden mesai arkadaşımdı. Ona başvurdum.
“-Hocam, durumu biliyorsun. Normal yollardan Hacca gitmenin imkanı yok” dedi.
Mecbur kaldım ve Efendimiz’in davetini Rıfat Bey’e de anlattım. Eski arkadaşım rüyamdan çok etkilemişti.
“-Hocam, merak etme, ne pahasına olursa olsun seni Efendimiz’e göndereceğim. Ancak bana biraz zaman ver” dedi.
Ben de teşekkür edip beklemeye başladım. Nihayet, üç gün sonra bulabildiği çözümü, özür beyan ederek bana bildirdi.
İstanbul’dan İskenderiye’ye giden bir yük gemisine binecektim. Ancak bir yolcu olarak görünmem sakıncalı idi. Bu sebeple de, gemide aşçı yamağı olarak görünecektim. Görevim bulaşık yıkamak olacaktı.
Rıfat Bey’in, utana sıkıla açıkladığı bu çözümü tereddütsüz kabul ettim. Güzeller Güzeli’nin davetine icabet edecektim ya aşçı yamaklığının sözü mü olurdu. Daha zor ve ağır bir görev de olsa, o yola çıkmaya hazırdım. Çünkü içimin yangını günden güne dayanılmaz bir hale geliyordu.
Sonunda kararlaştırılan gün geldi. Aşçı yamağı olarak İstanbul’dan bindiğim yük gemisinden, İskenderiye ‘de hacı adayı olarak indim. Oradan da bedenen epey zahmetli ve fakat gönülce çok rahmetli bir seferden sonra, Mekke’ye, Kabe’ye ulaştım. Hac’dan sonra da Efendiler Efendisi’ne kavuştum.”
Şimdilerde, lüks uçaklarla, birkaç saat içinde hacca, umreye giden mü’minlerin o günleri unutmaması ve şükürlerini çoğaltması gerekir diye düşünüyorum. O günlerden bu günlere kolay gelinmedi. Bu gelişte emekler, gayretler, terler ve bol gözyaşı bulunmaktadır.
İnönü döneminin Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmed Hamdi Akseki merhum, hacca gitmek için Cumhurbaşkanı’ndan izin istemişti. Ancak İnönü, “Bu sene (1950) seçim var, gidişiniz bizim aleyhimize yorumlanır. Daha sonra gidersiniz” diyerek, Diyanet İşleri Başkanı’nın haccına bile müsaade etmemişti.
Ne var ki, değerli ve faziletli Alim Ahmed Hamdi Akseki,1951 yılında vefat etti ve dolayısiyle de hac yapamadı.
Benim haysiyetli Hacı Annem Münevver Ayaşlı ise, yıllar yılı imkânı müsait olmasına ve yollar açık bulunmasına rağmen hac yapmamıştı.
“-Niçin hacca gitmiyorsunuz?” diyenlere de şu cevabı vermişti:
“-Ben, Devlet-i Aliye devri çocuğuyum. Babamın görevi gereği Selanik’te doğdum. Mekke Medine’de, Lübnan’da okudum. Dolayısiyle de mukaddes topraklara benim çocukluğumda büyükelçi değil idareci gönderilirdi. Oralar sınırlarımızın içindeydi. Şimdi Mekke’ye, Medine’ye pasaportla gitmek zoruma gidiyor, ağır ve acı geliyor bana. Kaldırın pasaportu, vizeyi, hemen düşerim yollara…”
Tabii ki, daha sonra, harika bir tarzda hac farizasını da ifa etti ama, rahmetli bu sözleriyle bize bir mesaj vermek istiyordu. Umarım, bu mesajı hacca ve umreye giden her mü’min alabilir ve daha dün denecek yakın bir zamanda milletimizin yaşadıklarını, gerekli dersleri çıkararak bir daha hatırlar. Buna mecburuz. Çünkü giderek hafızasız bir millet oluyoruz. Ben söze, “Haccın yasaklandığı günlerdeydi” diye başlayınca, az buçuk mürekkep yalamış olanlar bile, hayretler içinde:
“-Allah Allah, bu ülkede hac da mı yasaklanmıştı” diyorlar.
Hac ve umre yapabildiğimiz için daha çok şükredelim ve unutmayalım ki, dünü bilmeyenin geleceği aydınlık olamaz
Kabe, bütün camilerin merkezi, temsilcisi ve annesidir. Gözlerin ve gönüllerin hedefidir. Allah’ın evi, varlık ve birliğinin simgesidir ki, onun etrafında aşkla dönen mü’minler iman tazelerler ve tazelenirler.
Bazı gönül ehli gitmeden gider, hasretiyle yana yakıla rengine boyanır ve gitmiş gibi olurlar. Bazı gönülsüzler de, gittikleri halde gidememişlerdir. Zira Kabe’ye sırf gövdeyle gitmek mümkün değildir. Bahtsız bir kısım da, gidip hacı olur ama, hacı kalamaz. Bu kalamayışla da hacca, hacılığa ve hatta doğrudan doğruya dine, imana laf ettirirler.
Bu sebeple, “Hacı olmak kolaydır amma, hacı kalmak zordur” denilmiştir.
Bir kısım mü’min, hacla, umreyle arındıktan sonra, “Dünyaya bulaşmayayım” diye toplumun dışında kalmaya çalışır. Bir kısmı da, haccı ,umreyi ranta çevirir. Tabii ki ikisi de çok yanlıştır.
Kabe ziyaretinin ne anlama geldiğini idrak eden, bu sebeple de oradan melekleşerek dönen ve toplumun sevgilisi haline gelen gönül ehli çok şükür ki çoğalmaktadır. Bu güzel insanlar, Yunusça düşünür ve kalp kırmayı, Kabe yıkmaktan daha kötü bilirler. Bir gönül ziyaretini de Kabe ziyareti sayarlar.
Bizim ülkemizde, yıllar yılı Hac yasaklanmıştı. Hacca gidiş resmen engellenmişti ama, gönüllerdeki Kabe aşkı söndürülememişti.
O günlerde, “Kabe Arab’ın olsun
Çankaya bize yeter!” diye çılgınlaşan şairler vardı.
Halbuki Kabe, bu milletin kıblesiydi, mukaddeslerinin timsaliydi. Gözlerden silinse de, gönüllerden asla silinemezdi.
Böyle olduğu içindir ki, resmen yasaklanmış olan Hac ve Umre, fiilen önlenememişti. Bastırılması mümkün olamayan Kabe aşkıyla harekete geçenler, mayınlı sahalarda, canlarını tehlikeye atarak Beytullah’a yürümüşlerdi. Yayan yapıldak, bin bir tehlikeyi göze alarak, bazen sınırlarda kaçakcılık yapanlardan yararlanarak, bazen vicdanının sesini dinleyen jandarmaların insafına sığınarak gitmişler, bazen de mayın kurbanı olarak Kabe yolunda ölmüşlerdi.
Adeta, “Varamasam da, yolunda ölürüm ya!” diyen karınca gibi düşünüyorlardı.
İşte o cefakar insanlardan biri de Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt merhumdu. Alimdi, hatipti, hocaydı ve İstiklal Harbi gazisiydi. Mekke ve Medine düşman etkisine girmesin diye,hayatını ortaya koyarak, MM teşkilatını kurmuş ve İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasının önemli bir ayağı olmuştu.
Haccın yasaklandığı günlerin birinde, bir rüya gördü. Hem de ne rüya… Osmanlı dedelerimizin rüya demediği rüyalardan biriydi bu. Zira içinde Efendimiz (s.a.v) vardı.
Şöyle anlatır:
“-Koskocaman bir meydanda on binlerce insan toplanmıştı. İğne atılsa yere düşmeyecek denilen cinsten bir kalabalıktı bu. Yaklaştım ve bu müthiş kalabalığın sebebini sordum.
“-Efendimiz (s.a.v) teşrif buyuracak” dediler.
Ben de oradaki herkes gibi, büyük bir heyecanla gözümü gökyüzüne dikip Güzeller Güzeli’ni beklemeye başladım. Biraz sonra, gökyüzünden büyük bir el, nurlar saçarak yeryüzüne doğru uzandı ve gel gel der gibi açılıp kapanmaya başladı.
Yanımdaki insanlara, bunun ne demek olduğunu sordum. “Efendimiz (s.a.v) seni çağırıyor” dediler.
Heyecanım son haddine gelmişti.
“-Geleceğim Ya Resulallah, geleceğim inşaallah!” diye seslendim. Sevinç gözyaşlarım sel olmuştu ki uyanıverdim…
O zor günlerde Efendimiz’e (s.a.v) nasıl gidilirdi? Maddi yollar bütünüyle kapalıydı.
İşin içinden çıkamadım. Suriye sınırından kaçakçılarla anlaşıp geçip gitmek de içime sinmedi. Doğruca Ankara’nın yolunu tuttum. Emniyet Genel müdürü Rıfat Bey, benim Milli Mücadele günlerinden mesai arkadaşımdı. Ona başvurdum.
“-Hocam, durumu biliyorsun. Normal yollardan Hacca gitmenin imkanı yok” dedi.
Mecbur kaldım ve Efendimiz’in davetini Rıfat Bey’e de anlattım. Eski arkadaşım rüyamdan çok etkilemişti.
“-Hocam, merak etme, ne pahasına olursa olsun seni Efendimiz’e göndereceğim. Ancak bana biraz zaman ver” dedi.
Ben de teşekkür edip beklemeye başladım. Nihayet, üç gün sonra bulabildiği çözümü, özür beyan ederek bana bildirdi.
İstanbul’dan İskenderiye’ye giden bir yük gemisine binecektim. Ancak bir yolcu olarak görünmem sakıncalı idi. Bu sebeple de, gemide aşçı yamağı olarak görünecektim. Görevim bulaşık yıkamak olacaktı.
Rıfat Bey’in, utana sıkıla açıkladığı bu çözümü tereddütsüz kabul ettim. Güzeller Güzeli’nin davetine icabet edecektim ya aşçı yamaklığının sözü mü olurdu. Daha zor ve ağır bir görev de olsa, o yola çıkmaya hazırdım. Çünkü içimin yangını günden güne dayanılmaz bir hale geliyordu.
Sonunda kararlaştırılan gün geldi. Aşçı yamağı olarak İstanbul’dan bindiğim yük gemisinden, İskenderiye ‘de hacı adayı olarak indim. Oradan da bedenen epey zahmetli ve fakat gönülce çok rahmetli bir seferden sonra, Mekke’ye, Kabe’ye ulaştım. Hac’dan sonra da Efendiler Efendisi’ne kavuştum.”
Şimdilerde, lüks uçaklarla, birkaç saat içinde hacca, umreye giden mü’minlerin o günleri unutmaması ve şükürlerini çoğaltması gerekir diye düşünüyorum. O günlerden bu günlere kolay gelinmedi. Bu gelişte emekler, gayretler, terler ve bol gözyaşı bulunmaktadır.
İnönü döneminin Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmed Hamdi Akseki merhum, hacca gitmek için Cumhurbaşkanı’ndan izin istemişti. Ancak İnönü, “Bu sene (1950) seçim var, gidişiniz bizim aleyhimize yorumlanır. Daha sonra gidersiniz” diyerek, Diyanet İşleri Başkanı’nın haccına bile müsaade etmemişti.
Ne var ki, değerli ve faziletli Alim Ahmed Hamdi Akseki,1951 yılında vefat etti ve dolayısiyle de hac yapamadı.
Benim haysiyetli Hacı Annem Münevver Ayaşlı ise, yıllar yılı imkânı müsait olmasına ve yollar açık bulunmasına rağmen hac yapmamıştı.
“-Niçin hacca gitmiyorsunuz?” diyenlere de şu cevabı vermişti:
“-Ben, Devlet-i Aliye devri çocuğuyum. Babamın görevi gereği Selanik’te doğdum. Mekke Medine’de, Lübnan’da okudum. Dolayısiyle de mukaddes topraklara benim çocukluğumda büyükelçi değil idareci gönderilirdi. Oralar sınırlarımızın içindeydi. Şimdi Mekke’ye, Medine’ye pasaportla gitmek zoruma gidiyor, ağır ve acı geliyor bana. Kaldırın pasaportu, vizeyi, hemen düşerim yollara…”
Tabii ki, daha sonra, harika bir tarzda hac farizasını da ifa etti ama, rahmetli bu sözleriyle bize bir mesaj vermek istiyordu. Umarım, bu mesajı hacca ve umreye giden her mü’min alabilir ve daha dün denecek yakın bir zamanda milletimizin yaşadıklarını, gerekli dersleri çıkararak bir daha hatırlar. Buna mecburuz. Çünkü giderek hafızasız bir millet oluyoruz. Ben söze, “Haccın yasaklandığı günlerdeydi” diye başlayınca, az buçuk mürekkep yalamış olanlar bile, hayretler içinde:
“-Allah Allah, bu ülkede hac da mı yasaklanmıştı” diyorlar.
Hac ve umre yapabildiğimiz için daha çok şükredelim ve unutmayalım ki, dünü bilmeyenin geleceği aydınlık olamaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)